Görüşçülük bir cezaevi terimidir. Nasıl ki “Mapusçuluk” cezaevinde yaşayanlar için kullanılmaktadır. “Görüşçülük” de cezaevinde açık veya kapalı görüş yapanlar için literatüre girmiştir. Hangi literatüre mi? ‘Ötekiler’in literatürüne: Cezaevi Kelimeleri’ne…
“Selamünaleyküm”
“Aleykümselam. Buyurun buyurun buyurun. Hoş geldiniz.”
Neredeyse dört yılı dolmak üzereydi: Neriman Hanım ile Ayşe Hanım’ın dostluklarının… Sanki üzerinden asırlar geçmişti: Cezaevinin kapısının önünde karşılaşıp eşlerini ziyaret etmek için giriş sırasında tanışmalarının… İkisinin de kanı birbirine kaynamıştı. Nasıl birbirine kaynaşmasınlar ki? Ellerinde aynı aylarda oldukları belli olan iki kız çocuğu: Aynı acı ve keder ve hüzün dolu yüz… Arkadaş olmuşlardı hemen. Onların dostluklarının ilk bağları acıdaşlıkları, hüzündaşlıkları olmuştu.
O gün görüşten sonra birbirlerinin telefonlarını almışlar ve her hafta görüşlerden önce mutlaka buluşur olmuşlardı. İlk tanıştıklarında eşleri aynı koğuştaydı ama birkaç ay sonra koğuşlar (rutin işkence haline getirilmiş olan hallaç pamuğu gibi dağıtılmalarla) ayrılmışlardı. Daha sonra bir iki sefer yine aynı koğuşa denk gelmişti eşleri. Ama şu sıralar yine farklı koğuşlardaydılar. Yani görüş günü ve saati farklıydı. Normalde görüş gününden hemen önceki gün ‘moral’ olsun diye buluşuyorlardı. Ama görüş günleri farklılaşınca hafta sonları görüş olmadığından moral buluşmalarını pazar gününe almışlardı. Tabi bir de görüş sonrası buluşmaları vardı. Ki buna da ‘teselli’ buluşmaları diyorlardı. Yani haftada bir iki kez buluşuyorlardı.
Bugün de moral buluşması için bir araya geliyorlardı.

Artık kızlar da 4 yaşlarını bitirmişti.
Hatta, yaşları sorulduğunda bir ellerini kaldırıp gururla tüm parmaklarını açıp yaşlarını göstererek söylüyorlardı: “Beş”.
Neriman Hanım, kızı Zeynep’i alıp Ayşe Hanım’la kızı Meryem’i ziyarete gelmişlerdi. Ayşe Hanım yeni öğrendiği bir kurabiyeyi ikram etmek için onlarda buluşmalarını rica etmişti.
“Tam zamanında geldiniz, çay da hazır olmak üzere.”

Zeynep ile Meryem hemen birbirlerini kucaklamak için birbirlerine doğru koşturmuşlardı bile.
Çocuklar
Meryem: “Biliyor musun? Tatlıyı yaparken ben anneme yardım ettim. Benim yaptığım tepsiyi seninle birlikte yiyeceğiz.” diyerek aynı zamanda Zeynep’in elinden tutmuş salondaki oyuncakların olduğu yere doğru götürüyordu.
Zeynep: “Ben de gelirken anneme meyve suyu aldırdım. Yeni bir oyun buldum, onu oynarız değil mi?”
Meryem: “Oynarız tabi.”
Çocuklar salona geçip kendi dünyalarına dalmışlardı bile.
Ayşe Hanım ile Neriman Hanım da mutfağa geçmişlerdi. Çocukların duymasını istemedikleri bazı şeyleri hızlıca konuşmak istiyorlardı. Ondan sonra salona geçip çocuklarının yanında konuşmalarına devam ederlerdi.
Tabi çocukların yanında kesinlikle “Cezaevi, zulüm, işkence, eziyet, kısıtlama, haksızlık, hukuksuzluk…” gibi sözcükleri kullanmamaya çalışıyorlardı. Çocukların kötü etkilenmesini istemiyorlardı. Kendilerince onları korumanın yolu olarak bunlar yokmuş gibi davranmayı tercih ediyorlardı.
Ayşe Hanım ve Neriman Hanım da psikoloğa gitmişlerdi. İkisi de farklı psikoloğa gitmişlerdi. İki psikoloğun da çocuklar üzerindeki tavsiyeleri farklı olmuştu. Hanımların kafaları daha da karışmıştı. Böylece kendi kendilerine buldukları çözümler daha iyi görünmüştü gözlerine… Ama zaman ilerliyor ve çocuklar babalarını soruyordu. Anaokuluna gidiyorlardı ve orada arkadaşlarının babalarını görünce sorular daha da artıyordu. Sorulardan bunalıp kaç sefer çocukları kreşe göndermemeyi konuşmuşlardı. Ama çocukların yalnızlık hissetmemeleri ve hayata devam etmeleri gerekiyordu. Kendileriyle aynı durumda olan birkaç aile ile irtibata geçip çocuklarını kendileri eğitmeyi düşünmüşlerdi. Eşleri cezaevinde olan; birçok öğretmen bayan vardı aslında…
Hanımlar
Çocuklar, ‘baba’ kavramını olumsuz manada etkilelenmeyecek şekilde algılamaları için ne yapılabilirdi! Okul öncesi öğretmeni olan bir bayan kreş açmayı bile düşünmüştü. Hatta, kısmen de olsa hayata geçirmişti. Haliyle her şey düşündükleri gibi gitmiyordu. Bu zulüm nasıl bir gecede başladıysa(!) bir anda da biter diye düşünüyorlardı. Ama yıllardır bunun böyle olmadığını gördüler. Resmi işlemleri tamamlayana kadar 6-7 çocuk bir arada olsunlar, birbirleriyle kaynaşsınlar diye Neriman Hanım’ın evinde toplanmalarına karar vermişlerdi. Daha bir hafta bile olmamışken çocuğun biri kapıdan girer girmez: “Biliyor musun Zeynep? Benim babam geldi.” deyip çocukların arasına neşeyle atlamıştı. Zeynep de annesine koşup: “Benim babam da gelsin anne!” demişti.
Neriman Hanım hem panik olmuş hem gizliden de umutlanmıştı: ‘Acaba çıkışlar başladı mı?’ diye… Hemen pencereye koşup babasının geldiğini söyleyen Burak’ın abisine bakmıştı. Enes hiçbir şey söylememişti. Neden böyle güzel bir haberi paylaşmamışlardır ki? Neriman Hanım Burak’ın annesini aramıştı: Haberin doğru olup olmadığını sormak için… Burak’ın söylediği doğruydu. Ama babası ceza verilerek tahliye edilmişti.
Daha bunun ne olduğunu, ne anlama geldiğini anlayamadan bir iki gün sonra bir operasyon yapılmış ve okul öncesi öğretmeni olan bayan gözaltına alınmıştı. Hatta, kendi dalında yüksek lisans yapıyor olması ‘nedeniyle’ yani ‘eğitim durumu göz önüne alınarak’ tutuklanmıştı.
Her gün yeni bir zulüm ortaya çıkıyordu. O yüzden kreş işinden mecburen vazgeçmişlerdi. Her gün zaten diken üzerindeydiler. Bir taraftan da çocukları bu zulümle, hukuksuzlukla dolu dünyadan uzak tutmaya çalışıyorlardı. Haliyle çocuklara da babalarının ‘işte’ olduklarını söylemişlerdi.
‘Çocuk’ deyip geçme! Çocuklar en iyi gözlemcilerdir.
Nasıl bir işte çalışıyor babası ki bir türlü işleri bitmiyor ve evlerine gelmiyordu! Bazen çok zor sorular soruyorlardı çocuklar: Acaba babaları onları sevmiyor muydu? Bu soru ne ki? En basiti. Ve zaman ilerledikçe soru yağmurunun ilk sorusu oluyordu bu sadece. Anneler o yüzden böyle yağmurlu havalarda bulutları hemen dağıtıp güneşi göstermeye çabalıyorlardı. Ama bazen de kaçınılmaz olarak biriken ‘hasret’; ihtiyaç olan sevginin eksikliği; büyük fırtınaların kopmasına neden oluyordu. Annelerin zaten yıpranmış olan sinirleri bu ağırlığı daha fazla kaldıramıyordu. Ve ufacık bir çocuğun kendince getirdiği sinir krizleri içinde anneler de ağlama krizine giriyorlardı.

Bu sefer o ufacık yavrucaklar bir anda büyüyüp; annelerinin anneleri, babaları olup onları sarıp sarmalıyordu: “Ağlama anne! Bak böyle ağlarsan babam gelmez!…” diye annelerini kendilerince teselli etmeye çalışıyorlardı.
Babalar
Neriman Hanım, küçük Zeynep’in babasının nerede olduğunu öğrenmesini kesinlikle istemiyordu. O yüzden kendince hikayeler uydurup duruyordu. Zeynep’in başka kardeşi olmadığından anne kız belli oranda da başarılı oluyorlardı. Baba ile ilgili güzel hayaller kuruyorlar ve çok yakında geleceğini konuşuyorlardı. Fotoğraflara bakıyorlar ama baba bir türlü gelmeyince Neriman Hanım da babaya yeni yeni işler bulup Zeynep’e oyuncak alabilmesi için ‘çalıştırıyordu’. Yeni elbise için, yeni ayakkabı için ‘çalışıyordu’ Zeynep’in babası…
Ayşe Hanım’ın durumu daha da farklıydı… Meryem’in bir abisi vardı. O da şimdi 9 yaşındaydı. Okuma yazma bilmek bazen tehlikeli olabiliyor! Tarık okumayı öğrenmekle kalmamış; annesiyle Meryem’den gizli gizli konuşacakları bazı sırları da öğrenmişti. O yüzden Meryem de okumayı öğrenmek ve annesiyle fısıltı halinde konuşmayı çok istiyordu. Bazen abisinden ona okumayı öğretmesini bile istiyordu. Ayşe Hanım Meryem’in içinde esen rüzgarları tam anlayamasa da babasının elbise için, oyuncak için çalıştığını söylemek içinden gelmiyordu. Tarık hala çocuk olduğu halde; birden büyümüş ve evin erkeği olmaya çalışıyordu. Hele bir gün annesine: “Anne ben de babam gibi okumayı çok seviyorum. Arkadaşlarıma da yardım etmeyi seviyorum. Büyüyünce ben de mi hapse gireceğim?” diye sorması Ayşe hanımı mahvetmişti. Günlerce diken üzerinde durmuştu Ayşe Hanım. Ama Tarık artık çocuk değildi ve annesini üzecek şeylerden kaçınıyordu. Hem Meryem’in okumayı öğrenmesine şunun şurasında ne kadar zaman kalmıştı ki! Biraz daha zorlarlarsa iki yıl…
Hem bir çocuğa cezaevinin ne olduğu, nasıl bir yer olduğu nasıl anlatılabilirdi ki?
Neriman Hanım’la fikir ayrılıkları yaşadıkları yerde buydu: Çocuklara gerçek söylenmeliydi. Ama nasıl?
Ayşe Hanım ile Neriman Hanım mutfakta hızlıca güncel haberler olup olmadığını konuşmaya başladılar: Herhangi bir hukuki ilerleme var mı? “AYM ne demiş?” “AİHM ne karar vermiş?” “AP’den ses çıkıyor mu?” “BM’den yeni bir rapor var mı?” gibi somut şeyleri bir çırpıda konuşmaya çalıştılar. “Çalıştılar” diyorum çünkü bunları bilmek ve konuşmak ciddi bir ‘çaba’ gerektiriyordu. Bu çaba herhangi bir şey olmamasından mı yoksa ufacık bir esintinin işe yarar şeklinde yorumlanması için mi gerekiyordu! Bazen ümit, bazen ümitsizlik… Ama bir de teselli niyetine illa bir iki rüya olurdu. Yarınlara umutla bakmak için gördükleri veya duydukları bir iki rüya anlatırlardı birbirlerine. Bu rüyaları da genelde salona geçerken anlatırlardı. Çocukların yanında somurtmak istemezler ve girişi gülümseyerek yapmayı tercih ederlerdi. Zaten çocuklar da oyunlarına dalmış olurlardı. Sadece kim geldi diye başlarını bir anlığına annelerini çevirir ve oyunlarına devam ederlerdi.
Günün hava durumuna göre: Ama hep çocuklara göre en uzak köşede oturur muhabbete dalarlardı hanımlar… Mesela, balkonda konuşmak onlara iyi geliyordu. Açık havada alabildiğine geniş manzara ve hava…
Hanımlar konuşurlarken çoğu zaman konunun etkisiyle gözlerini çocuklarına çevirir; onları hüzün ve kederle izlerlerdi. Bazen de annelerin korumacılığıyla bir göz atarlardı.
Bu hafta ‘Kapalı Görüş’ vardı.
Çocuklar kapalı görüşleri hiç sevmezdi. Babalarına sarılamamanın nedenini bir türlü anlayamıyorlardı. Ve her seferinde bir şeyler uydurmak gitgide zorlaşıyordu hanımlar için. ‘Açık Görüş’ler nispeten daha kolay ve güzel geçiyordu. Gerçi bu sefer de ısınma süreci vardı. 30-40 dakikalık görüşün 20-25 dakikası çocuğun babaya ısınması ile geçiyordu. Allah’tan eşleri içeride boş boş yatmıyor ve kendilerince aktif sabır gösteriyorlardı. Mesela, çocukları sevindirmek ve ilgilerini çekmek için oyuncaklar yapıyorlardı. Türlü türlü kısıtlamalarda atık malzemelerden ilginç ilginç oyuncaklar! Takdire şayan çalışmalardı bu oyuncaklar. Sadece çocukları sevindirmiyor, ziyarete gelen herkesi memnun ediyor ve geleceğe dair umutları arttırıyordu. Bedenler hapise tıkılmış olabilir ama hayallere kimse pranga vuramaz…
Ayşe Hanım, Neriman Hanım’a artık çocuğuna babasının hapiste olduğunu söylemek istediğini yeniden dile getirmişti.
Neriman Hanım: “Bugün yarın zaten çıkacaklar. Ben söylemek istemiyorum. Baban senin için çalışıyor demek daha kolay geliyor bana.”
Ayşe Hanım: “Umudumu yitirmiyorum ama daha nereye kadar ve nasıl oyalayacağız yavrucakları?”
Neriman Hanım: “Hadi söyledik diyelim. Peki cezaevinin ne olduğunu nasıl anlatacağız?”
Ayşe Hanım: “Bilmiyorum, bilemiyorum. Zaten Tarık beni ayrı endişelendiriyor.”
… Derken ikisinin de bakışları çoktan oyun oynayan kızların üzerine kaymıştı bile.

Kızlar oyuncak masasına karşılıklı oturmuşlar ‘hayali’ telefonla konuşuyorlardı. Aynı kapalı görüşteki gibi… Telefonla konuşuyor ama birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlardı.
Çocuklar: “Tamam bu bitti.” derken annelerin gözleri masanın bir tarafında duran poşete takılmıştı. Bu poşeti ne ara hazırlamışlardı bu çocuklar? Poşetin içinde Meryem’in hazırladığı kurabiyeler, bardak, meyve suyu ve 1-2 oyuncak vardı. Annelerin bakışları hüzünle dolmuştu ki, çocuklar telefonları kapatmış ve masanın üzerinden ‘hayali’ bir şeyleri kaldırıyorlardı.

Zeynep: “Hemen haftaya gidelim, ellemeli görüşe! Sen babam ol, ben de babamı cezaevinde ziyarete gelen Zeynep olayım.”
… Dedi ve sandalyeden kalkarak hızla ve sıkıca birbirlerine hasretle sarıldılar…
21/10/2021
C-22
Afyon
