Nasılsın? sorusunun cevabı her zaman “İyi” midir?
Tutulduğum koğuşun 10 dakikalık telefon görüş günü çarşambaydı. Ama o gün günlerden salıydı.
Ben ve benim gibi eşleri de içerde olanlar dilekçe verirlerse ve dilekçeleri kabul edilirse salı günü telefon görüşüne çıkarılıyorduk.
Ben cezaevine atılalı neredeyse 3 yıl dolmak üzereydi ve eşim ikinci kez cezaevine atılalı da birkaç hafta olmuştu. 15 Temmuz darbesinden üç hafta sonra beni cezaevine tıktıklarından bir ay sonra da Eşimi cezaevine tıkmışlardı. 6-7 ay sonra eşimi “delil durumu değişikliği” diyerek tahliye etmişlerdi. Bu delinin ne olduğunu ve neye değiştiğini bir türlü öğrenemedik ama eşimi beraat ettirmeyip ikimizi beraber yargıladılar.
Sembolik olarak yapılan tiyatro duruşmasının ikinci perdesinde bana “Bylock indirip kullanmak suçlamasıyla” terörist diyerek ceza kesitler (7 yıl 10 ay 15 gün, indirim uygun görülmedi), eşime de “Bank Asya’da hesap açmaktan” terör örgütü üyesi olmamakla birlikte terör örgütüne yardım etme cezası kestiler (1 yıl 19 ay, indirim uygun görülmedi).
Ağır Ceza Mahkemesinin sözde duruşmasında eşim: “Bankada hesap açmak ne zamandan beri suç olduğunu bilmiyorum ama gelen banka kayıtlarında ve bilirkişi raporunda benim hesap açtığıma dair bir ibare yok. Hesap açmamışken nasıl böyle bir ifade kullanarak ceza kesiyorsunuz?” demişti.
ACM heyeti de sırıtarak; “Onu da İstinaf Mahkemesi düşünsün!” demişti.
İstinaf Mahkemesi düşünmemiş ve hatta dosyanın kapağını bile açmadan cezaları onamıştı.
Eşime kesilen ceza 5 yılın altında olduğu için ceza kesinleşmişti (o zaman yasa böyleydi). Ve Eşim ikinci kez cezaevine tıkıldı.
Bu üç yıllık süre içerisinde bazı kısıtlamalar gevşetilmiş ve karı koca cezaevinde olan biz gibilere Telefonla görüşme hakkı lütfedilmişti.
Telefon Hakkı
O gün telefon hakkımızı kullanmıştık ve 8 ay daha kullanmaya devam ettik. Tabi lütfetmedikleri haftalar da hiç az değil.
Koğuşa geri getirildiğimde arkadaşlar; “Gözün Aydın!” dediler.
Üstü kat kat tellerle kapatılan kafes şeklindeki avluya çıktığımda bir arkadaş; “Yenge hanım nasıllar? İyidir inşallah!” dedi. Ama ben “nasıl” kısmına kilitlenip hemen anlatmaya başladım. Çünkü telefonda konuşmaya başlarken ben de “nasılsın” demiştim ve eşim de bulunduğu koğuşta kaç kişi olduklarını, kaç çocuk olduğunu, 3 yıldır oradaki insanları ne sıkıntılar çektiğini, koğuştaki fiziki koşulları, karı-koca tutuklu oranını, temizlik-hijyen sıkıntılarını, su ve sıcak su sıkıntılarını, verilen yiyeceklerini yetersizliğini, kahvaltı için verilen bir kaşık kadar olan reçellerin çocuklara yetmediği için herkesin kendi istihkakı olan reçelini çocuklara verdiğini falan filan anlatmıştı.
Herkes İyi mi?
Tabii 10 dakikada ne kadar konuşabilirsek ve ne kadar anlatabilirse işte!
Ben de avludaki arkadaşlara eşimin anlattığı gibi bayanlar koğuşundaki koşulları söylemeye başladım. Tabii tüm sıkıntılar ortak sadece bizim yanımızda çocuk yok. Çoğu arkadaş evli ve çocuklu olduğu için muhtemelen eşlerini ve çocuklarını orada hayal etmişlerdir (ki zaten bazıları o haldeydi), haliyle yüzler düştü. Bayanların cezaevinde olması zaten başlı başına büyük bir sıkıntı iken, bir de çocukların olması biz erkeklerce hayal edebileceğimiz bir şey olduğunu pek sanmıyorum aslında.
Birkaç dakika sonra soruyu soran arkadaş sözünü keserek hemen müdahale etti: “Hayır, hayır! Onları sormuyorum. Yenge hanımın sağlığı, sıhhati nasıl? Onu soruyorum, iyidir inşallah” dedi.
Tabii ben hemen bir afallama ile birkaç saniye dondum kaldım.
Hakikaten ben eşime “nasılsın” demiştim ama o bana kendinden hiç bahsetmemişti.
Kafamda bir sürü şey gelip geçmeye başladı. Bazılarına tik atıp geçiyorum, bazılarını pas geçiyorum, bazılarına soru işareti koyup kutuya atıyorum:
– Sen nasılsın?
– İçeri ikinci kez tıkılırken sorun yaşadın mı?
– Evraklarını verdiler mi?
– Sağlığın nasıl?
– Dilekçe verme durumları hala sıkıntılı mı?
– Kur’an’ını verdiler mi?
– Boncuk için izin verilmiş mi orada?
– Koğuştakiler nasıl, anlaşabiliyor mu? (Tabii ki, iyi insanlar arasına tıkıldı.)
– Çocuklarla aran nasıl? (Süper. Çocuklarla oyun oynadıktan sonra, onları eğlendirdikten sonra kimin Orası iyi olmaz ki!!!)
– Yemekler nasıl? (Yaşamak için yiyoruz, buna da yaşamak denirse…)
– Sıcak su var mı (Sizde var mı?)
– Mektup gönderdin mi? (Tabi ki, bi öncekinden tecrübemize göre 2 ay sonra elimize ulaşabilir, tabi eğer sakıncalı bulunmazsa!)
– Zamanını nasıl geçiriyorsun? (Bir gün sizin orada kaç yıl?)
PAS Geçilenler
(Sanki elimden birşey geliyormuş gibi aklımdan gelip -pardon; delip- geçiyor.)
– Parası var mı?
– Yerde mi yatıyor? yoksa ranzada mı?
– Cezaevi personellerinde değişme olmuş mu? (İşini yapan memur var mı diye, ama…)
– Kantinde ihtiyacı olan şeyler var mı? ya da lütfedip veriyorlar mı?
– Dilekçeler işleme alınıyor mu?
– Çocuklar için bez ve başkaca ihtiyaçları karşılanıyor mu?
– Kitap veriyorlar mı?
Utanç ve Kızgınlık
Kafamın içinde karman çorman şekilde bunlar geçerken. Eşime kendisinin nasıl olduğunu sormayı akıl edemediğim için kendime hem kızıyor hem utanıyorum. Bir taraftan da birlikte olduğumuzu hatırlatmak ve rahatlatmak için eşimle birbirimize devamlı söylediğimiz; ”Biz bir suçtan dolayı bu zindanlara tıkılmadık. Hem bu zulüm bireysel bir şey değil, biz sadece bir ‘sayı’dan ibaretiz zalimlerin gözünde. Biz inancımızdan ve inandığımızı yaşadığımız için içeri tıkıldık…” gibi sözleri söyleyemeyip, kısmen de olsa Eşimi ferahlatamadığımı fark ediyorum.
Bir taraftan da arkadaşa “Sana ne benim eşimin sağlığından, sıhhatinden!” demeyi düşünüyorum. Bunu hem konuyu alakasız bir yere çektiği için hem de bu coğrafyanın kültürüne ters düştüğü için yapmak istiyorum.
Bu kültür olayını ortaokulda öğrendiğim bir fıkra ile açıklamak istiyorum:
“Günlerden birgün Jack ile John yolda karşılaşırlar. Aralarında şöyle bir konuşma geçer;
– Merhaba John. Nasılsın?
– Sağol iyiyim, sen nasılsın?
– Teşekkürler ben de iyiyim. Mary nasıl?
– Sağol, o da iyi. Lucy nasıl?
– Teşekkürler, o da iyi.
Ve John’la Jack vedalaşıp yollarına devam ederler.
Bizim Temel ile Dursun yolda karşılaşırlar ve aralarında şöyle bir konuşma geçer;
– Merhaba Temel, nasulsun?
– Sağolasun Dursun, eyuyum, sen nasulsun?
– Eyvallah, bende eyuyum. Fadime nasuldur?
Bam Bam Bam. Üç el silah sesi duyulur ve Temel cevap verir yerde yatan Dursun’a;
-Sağa ne ula Fadime’den!”
Gel de Anlat
Yani bu coğrafyada çok yakın olmadığınız sürece bayan sorulmaz. Nasılmış sorusunu soran kişiyle aynı koğuşa tıkılmaktan başka bir yakınlığımız yoktu. Ama hem onu hem diğer arkadaşların yüzlerini görüyorum bir an; hepsi bitkin ve paramparça olmuş. Bu sefer de “madem kendin cezaevindesin ve buranın durumunu malum, ne diye soruyorsun?…” diye arkadaşa karşı içinde kızgınlık hissediyorum.
Ve bu sırada “dan” diye jeton düşüyor.
Bu topraklarda “nasılsın” sorusunun cevabı her zaman bellidir: “İyi”.
Bunu akıl edemeyenler için “nasılsın” sorusunun hemen arkasından; “İyisin inşallah” hatırlatması konuyor ama benim jeton biraz fazla köşeli galiba, düşmesi çok uzun sürdü.
Aslında en baştaki soru sadece nezaketten sorulmuş bir soru idi. Ve “Çok şükür iyi, iyilermiş. Teşekkür ederim.” cevabıyla herkes bir “Oh!“ çekecekti ama şimdi gel de bunu toparla! “Yani şey işte. Aslında her şey bildiğiniz gibi, iyi yani hepsi, iyilermiş.”
Birkaç ay önce bir çocuğun doğum günüymüş! O günden beri her hafta bir çocuğun doğum gününü kutluyorlarmış. Artık haftalık rutin olmuş doğum günü kutlaması. Tabii çocuklara hediyeler hazırlıyorlarmış ve ketılı/semaveri bizden daha iyi kullanıyorlarmış. Bakalım mektupta yazacakmış neler yaptıklarını, iki aya anca verirler ve okur söylerim sizlere de. Ben de bizim yaptıklarımızı yazacağım. Çocuklar zeytin çekirdeklerini sürtüp babalarına tesbih yapıyormuş, birbirlerine de bileklik yapıyorlarmış. Öyle yani… Hasret dışında bir sıkıntıları yokmuş. İyilermiş! gibi bir şeyler geveledim.
İyi bir şeyler mi, kötü bir şeyler mi söyledim anlayamadım ama öyle işte… Bazı arkadaşların gözleri doldu, yüzlerini sakladılar. Nasılmış sorusunu soran arkadaş “Allah tez zamanda kavuştursun inşallah.” dedi. “Amin, hepimiz İnşallah” dedik ve hemen yatakhane kısmına çıkıp üzerimi değiştirdim, eşofmanlarımı giydim.
Şimdi Cevap Zamanı
Cezaevinde olan kişinin “Nasılsın?” sorusuna vereceği cevap aslında belli! İşin gerçeği soruyu soranın duymak istediği cevap -hele hele bizden duymak istediği cevaplar- hiç belli değil!
Ortada bir suç olmadığından, keşkeler ve pişmanlıklar olmadığından, kimsenin “Bir daha yapma! Bu sana ders olsun, akıllan artık. Bir baltaya sap ol!…” gibi nasihatler veremeyeceğinden (İzzeti, onuru ve inancı olmayanların veya yitirenlerin şerefsizliklerini ve söyleyecekleri ahlaksızca sözleri geçiyorum) “Nasılsın?” veya “Nasıldı?” diye soru soranlar aslında vicdanlarını rahatlatacak sözleri söylememizi istiyor ve isteyecekler, yanılıyor muyum?
Buyurun bir de yaşananlardan birkaçını okuyarak aklımızın ve vicdanımızın bize gösterdiği sahneler sonrasında “Nasılsın?” sorusuna cevap vermeye çalışalım…
