Bir sanık olarak mahkemede söylemeyi istediğin ama söyleyemediğin ne vardı?
Mahkemeden ne bekliyordunuz? Ne ile karşılaştınız?
Savcı sizi ne ile itham etti?
Savunma makamı olarak, siz ve avukatınız nasıl savunma yaptı?
Hakim davanıza nasıl hüküm verdi?
Boşlukları doldurarak düşünmeye buradan başlayabilirsiniz.
Hukuk devleti hukukun üstünlüğünü kabul etmiş demektir. Bunun için, ‘Hukuk Düzeni’nin 3 ana ayağı olan Savcı(İddia), Savunma(Sanık, Avukat), Yargılama makamının tümünün birlikte bulunması halinde adaleti sağlayabilecektir.
Yargılamalarda sanık bazı bazı laflara karışacak oluyor; o zaman da avukatı “Susun davanız için bu daha iyi!” diyor. Dolayısıyla, “Savunma”nın(Sanık), ‘Dinlenilme’ ve ‘Kanıt Sunma’ gibi hak arama yollarını tıkamak/kapatmak adaletin eksiksiz tecelli etmesini engellemektedir.
Böylece sanık, “Benim davamı beni işe karıştırmadan çözümlüyorlar. Düşüncemi sormadan kaderimi karar altına alıyorlar.” diye düşünmeye başlıyor. Hatta sanık, herkesin sözünü kesip; “Ama bu kadar da olmaz! Sanık kim burada? Sanık olmak önemli bir şeydir. Benim de sözüm var!” demek istiyor.
Sanık’lar
“Söyleyiş tarzı iyi ya da kötü olmuş ne önemi var? Yargılamada sadece ve sadece sanığın doğru söyleyip söylemediğine bakılması gerekmektedir. Asıl bu duruma önem verilmesi gerekmektedir. Zaten yargıcın asıl üstünlüğü buradadır. Konuşmacının(Sanık) üstünlüğü de doğruyu söylemesindedir. Katibin de konuşmacının söylediklerini aynen yazması gerekmektedir. Savcılıktaki veya Hakimlikteki katipler kendi düşüncelerini, kendi sözlerini yazmayıp sanığın veya tanığın kendi ifadeleri ile anlatımlarını yazmayıp, savcının veya hakimin dikte ettiği sözleri yazıyorlar. O metinlerdeki ifade ediş ve yazım sorunları hiç kimseyi haksız çıkarmaz. Ayrıca, kimseyi de haklı çıkarmaz.”
Bu sözleri söyleyen sanık durumunda olan Sokrates baldıran zehiriyle öldürüldü. O tüm ‘Savunma’sı ile yaşıyor. Ama onu ölüme mahkum edenler yıkıldı gitti.
Sokrates’in “Savunma”sından da anlaşılacağı üzere; “Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.”
Stefan Zweig ise Brezilya’da eşiyle birlikte yaşamına son verirken(!); barışı koruyamayan herkesi suçluyordu. Elbette en başta hitleri* ve avenesini! Alman toplumunu da…
Savunma bu haldeyken yasalar belirsizleşir. Ahlak kuralları ve yasalar belirsizleştiği zaman, bireylerle toplum arasındaki bağlar zayıflar. Bireyle toplum arasındaki bağlar zayıflayınca ‘Kuralsızlık Durumu’ ortaya çıkar. Bu ise intihar eğilimini arttırır. İçinde yaşadığınız kültür hastalıklı hale geldiyse; kendiniz de hastalığa yakalanma riski taşırsınız. Kim bilir belki kötülük ve hırs kadar <birilerine yaranma arzusu> da insanları suça ve ahlaki sınırları aşmaya sürükler.
Savunma karşısında uyumlu ve akıllı olma peşinde olan herkes, sırf bu nedenle akıl almayacak aptallıklar yapabilirler.
* : (Tabiki küçük yazılır!)
Not : Yazı dizisi devam edecektir.
