Hakim Bey diyerek başladığım bu yazı, “Savcı Nedir, Ne İşe Yarar?” yazısının devamı olacak. Çok uzatmadan başlayalım isterseniz. Zaten yaptırılmayan (kimin de yasakladığı belli olmayan!; CB mi, Bakanlık mı, CTE mi, CİK idaresi mi, gardiyan mı, …. Sadece “OHAL’de bu hal’’ diyorlar) ve bir de üstüne cezaevi disiplin kurulunun verdiği ‘Bazı Etkinliklerden 1 Ay Men Cezası’nı İnfaz Hakimliği’ne şikayet etmek için duruşma yapılmasını istemiştim. İnfaz Hakimliği 3-4 hafta sonra duruşma gününü bildiren bir yazı yollamış. Yaklaşık bir ay sonra duruşma yapılacakmış ve benim duruşmada hazır bulundurulmam için cezaevine talimat veriliyor.
Duruşma günü geldi. Ring aracına (cezaevi jargonunda: tabuta) bindirildim. İki bölme var tabutta, bir bölmeye Fetö diye adlandırdıkları ve siyasi diye gruplandırdıkları bizi (ben ve bir eski savcıyı), diğer bölmeye adli mahkumları (uyuşturucu, gasp, cinayet, kalpazanlık’tan ceza almış olanları) bindirdiler. Mahkeme binasına götürüldüğümüzde Adli mahkumlarla yan yana iki ayrı nezarethaneye konduk. Parmaklıklar arasından birbirimizle biraz muhabbet edip tanıştık. Ne de olsa aynı cezaevinde yatırılıyorduk.
Bu Duruşmalar Biraz Karışık
Aynı nezarethanede/hücrede birlikte tutulduğum eski savcının şikayet konusuna girmeyeceğim. O uygun zamanda ve uygun şekilde yaşadığı/yaşatılan trajikomik olay hakkında yazıp paylaşacak ve gereğini yapacaktır. Belki de çoktan paylaşmıştır. Çünkü ben bu satırları yazarken onun tahliye olduğunu duymuştum. (Ben bu satırları olaydan yaklaşık 3 yıl sonra yazıyorum. Eski Savcı Bey geçen yıl, 2019’da, ceza verilerek tahliye edilmiş diye duymuştum).
Duruşma salonuna Açık cezaevinde hakkında tutanak tutularak Kapalı cezaevine geri getirilen bir adli ile birlikte götürüldüm. Önce onun duruşması var ve sonra hemen akabinde benim. İkimiz de duruşma salonundayız, ellerimiz kelepçeli.
Hakim Adli’nin ismini söyledi ve kafasını dosyadan kaldırıp Adli’ye baktı. Sonra jandarmalara ; “Ellerini çözün!” dedi. Demek benim de duruşma başlayınca ellerimi çözecekler diye düşündüm. Halbuki duruşma salonuna kelepçesiz alınmamız gerektiği yazıyor ya da bir zamanlar yazıyordu bir yerlerde. Ne yani, Hakimden ve devletin memurlarında daha iyi mi bileceğim!
Hakim Adli Mahkuma : ‘’Evet, Anlat!’’ dedi.
Adli mahkum : ‘’Hakim Bey Amca ben çok pişmanım. Çok özür dilerim Hakim Bey Amca. Bir daha olmayacak, bir daha gardiyana karşı gelmeyeceğim Hakim Bey Amca. Ben bahçe işlerinde görevliydim, gardiyan beni mutfağa yardım etmem için göndermişti de ‘ben mutfak işinden ne anlarım’ dediydim de o yüzden hakkımda tutanak tuttular ve beni Kapalı cezaevine geri yolladılar. Bir daha ne derlerse ses çıkarmadan yapacağım Hakim Bey Amca. Kapalı cezaevinde izin yok ve istediğimiz zaman telefon açamıyoruz Hakim Bey Amca. Benim cezam çok az kaldı (1-2 ay mı, 1-2 yıl mı ne dedi sanırsam. Ay ve yıl kavramları Adli ve Siyasiler için çok değişken, ben yıllar içinde anladım. O yüzden ay ve yıl kavramlarını nasıl duyduğumu ve ne anladığımı net hatırlamıyorum. Çok büyük ihtimalle Adli yıl demiştir), kızlarım var benim. Onlar beni şimdi çok merak etmişlerdir. Ne olur beni affedin Hakim Bey Amca…”
Hakim : “Tamam tamam, sus! Madem çocukların var ve onlar için endişeleniyorsun o zaman ne diye sorun çıkarıyorsun?”
Adli mahkum : “Çok özür dilerim Hakim Bey Amca. Bir daha olmayacak.”
Hakim : “Bir daha olay çıkarma, akıllı ol! Ben kararımı verip sana sonra göndereceğim.”
Adli mahkum : “Sağolun Hakim Bey Amca. Allah razı olsun Hakim Bey Amca.”
Tabi bu duruşma sırasında ben şok üstüne şok yaşıyorum. “Hakim Bey Amca” nedir ya? Ben bunu Güllüşah ve Sezercik filmlerinde kullanılan ifadeler/replikler sanıyordum. Ama gerçekmiş ya la… Halbuki adliyede çalıştığım dönemde hiç böyle birşey duymamıştım. Ya bir yıl içinde çok büyük bir gerileme yaşandı ya da ben zamanda geçmişe; Sezercik dönemine sıçradım da haberim yok. Sinema sahnesi olsa etrafta kamera olurdu diye düşünerek etrafı süzdüm ama kameraya benzer bir şey göremedim. Hakim, katip, mübaşir, adli mahkum, ben, dört jandarma eri ve bir de uzman çavuş vardı. Kameraman, rejisör, yönetmen veya onları andıran kimse yoktu.
Kamera Şakası mı?
Bu kamera şakası veya film sahnesi bocalamasını 5-10 saniyede üzerimden attım. Bu sefer İnfaz Hakimliği’ni, cezaevi idaresi ve uygulamalarının ‘şikayet’ edildiği bi yer diye biliyorum bocalamasına daldım. Acaba mahkumlar da şikayet edilip İnfaz Hakimliğine çıkarılıyorlar mı diye düşünmeye başladım.
Bendeki kanunlar kitabı sözde günceldi! Acaba son bir kaç günde yasalarda bir değişiklik oldu da henüz benim haberim mi yok diye kendimden şüphelenmeye başladım. Adli mahkumun tavrı ve Hakimin tavrı şüphelerimi daha da artırmaya başladı.
Üniversitede bazen Teorik ve Pratiğin birbirinden farklı olduğu anlatılıp gösteriliyor, gerçi o zamanlar da buna anlam veremiyordum ya neyse, bir de hayatın her aşamasında bunların olduğu hocalarca, koca koca profesörlerce, ballandıra ballandıra öğüt veriliyordu. Acaba bu olayda Teorik olan ne ve Pratik ne diye bir paradoksun içine düşecektim ki ben ‘şikayetçi’ konumunda olduğumu hatırladım ve son anda paradoks çukuruna düşmekten/tıkılmaktan kurtuldum.
Zaten mahpusum ya la ben!
Sonra Hakimin neden ‘Anlat’ dediğini düşünmeye başladım. (Mahpusa düşenler bilir ama diğerleri pek bilmez, bilmesinler de zaten; zaman sahip olduğun en kıymetsiz şey ve o kadar çok ki harca harca bitmiyor, o yüzden bir düşündüğünü sonra on kez daha düşünebiliyor ve istersen farklı varyasyonlarını da onar kez düşünebiliyorsun…) Hemen iyi niyetliliğim ile -buna ahmaklık veya saflık derseniz alınırım çünkü bu ilk tecrübem ve Teorik bilgim iyidir ama işte pratiğim yok- muhtemelen Hakim Bey Amca çok yoğundu da adli mahkumun dosyasını inceleyemedi de onun için özet geçilmesi için ‘Anlat’ dedi. Demek ki bende de böyle olacaktı! Ama neyse ki ben bir şey yazmamıştım ve şikayetimi duruşmada bildireceğimi özellikle belirtmiştim. Tam içimde yaşadığım curcunadan çıkmıştım ki Hakim adımı söyledi. Ben refleks olarak ellerimi jandarmaya uzattım ama jandarma hakime bakmaya başladı. Tabi ben de hakime döndüm. Hakim başını kaldırdı ve bana baktı, benim ellerim kelepçeli şekilde jandarmaya doğru uzatılmış durumda.
Bakalım Neler Anlatmış?
Hakim : “Kelepçeleri sökmeye gerek yok. Evet, anlat!’’ dedi.
Ben : “Öncelikle ‘şikayetçi’ olan kişi olduğumu yani davacı konumunda olduğumu belirtmek isterim’’ dedim ve birkaç saniye sustum. Hakim donup kalmıştı. Ya beni duymuyor (yani umursamıyor) ya da söylediğim şeyi ilk defa duyuyordu da şoka girmişti. Mecburen devam ettim: “Ben mahkeme salonuna getirildiğimi sanıyordum. Eğer yanlış yerdeysem beni doğru yere götürün. Yok, eğer doğru yerdeysem kelepçeleri çıkartın!” diyerek ellerimi jandarmaya uzattım.
Hakim : “Çıkartın kelepçeleri” dedi hakim. Başını dosyaya indirdi ve dosyayı incelemeye başladı. Birkaç dakika sessizlik oldu. Hepimiz hakimi bekliyoruz. Sonunda dosyayı incelemeye karar verdi diye sevinirken şikayetimi yani şikayet dilekçemi görmediğini ya da daha sıra ona gelmediğini de belirtir şekilde cezaevi savcısına yazdığım (Cezaevi idaresinin bir ay bazı etkinliklerden -ki tüm etkinlikler zaten bize yasak- men cezasına gerekçe gösterdiği) dilekçemden birkaç cümle okudu ve: “Bunları sen mi yazdın?” diye sordu.
Ben : “Tekrar söylüyorum; şikayetçi olan benim ve evet o sözleri savcılığa ben yazdım. Savcı da bu hususta cevap verdi. Cezaevi idaresi savcının cevabını da herhalde oraya koyma nezaketinde bulunmuştur ya da hakimliğiniz dosyayı incelerken eksikliği gidermiştir. Yani ben Cezaevi Disiplin Kurulu Başkanlığı’nın zaten yaptırmadıkları spor faaliyetlerinden bir ay men edilmeme yönelik verilen ve hadlerini fazlasıyla aşan cezaevi uygulamasını İnfaz Hakimliğine şikayet ediyorum” dedim. Belki birkaç şey daha eklemiş olabilirim ama şimdi net hatırlamıyorum. Bu arada 5-10 saniye etrafa bakındım. SEGBİS kaydı için gerekli donanımın olup olmadığını araştırıyordum ki biraz önce adli mahkum konuşurken de baktığım ama kameraya benzer birşey göremediğimi hatırlayarak yeniden bir hayal kırıklığına kapıldım. Hakim zaten bana fitil olmuştu ve bir de bu durumu kamera kaydıyla delillendiremeyecektim. Gerçi SEGBİS sistemi olsa çalıştıracaklarmıydı….? Bu sırada da içimden “Bari jandarmaya dövdürmese…” diye geçirmeye başlamıştım.
Hakim : “Anlaşılan seninle işimiz var!” diyerek dosyaya gömüldü hakim.
Ben : “Estagfirullah, ben sadece doğru olanı ve hakkımı istiyorum” dedim.
Beş-On Dakika Sonra Hakim Başını Dosyadan Kaldırarak:
Hakim : “Savcıya bu lafları sen mi yazdın?” diye sordu yine.
Ben de içimden; “Beyin bu diyarları terk edeli çok oldu! Ulan, başa sardı yine!’’ diye geçirerek:
Ben : “Konumuz bu değil. Ben cezaevi idaresi ve kararda imzası olanlardan şikayetçiyim. Haklarında adli ve idari işlemlerin yapılması için gerekli müzekkerelerin yazılmasını ve talimatların verilmesini talep ediyorum” dedim.
Hakim : “Bırak şimdi bunları! Savcıya bunları sen mi yazdın, başkası mı yazdı?’’ diye sordu.
Bir taraftan; acaba adliye iki yıl mübaşirlik yaptığım ve dolayısıyla böyle bir yazı yazmaya cesaret edemeyeceğimi mi düşündü ya da bana bakınca bu yazıyı yazacak ‘tip’ mi görmedi diye düşünürken diğer taraftan da:
Ben : “Ben yazdım ve savcı da dilekçe hakkımı ihlal ederek alakasız cevap vererek adres olarak İnfaz Hakimliğini gösterdi” dedim.
Hakim : “Sen savcının ne olduğunu, ne yaptığını biliyormusun?” diye tehdit eder şekilde sordu.
Ben : “Cezaevine tıkılmadan önce kısmen bildiğimi sanıyordum ama bildiklerimin de uygulanmadığını görünce ya yanlış bildiğimi ya da savcının görev tanımlarında değişiklik yapılmış olabileceğini düşündüm. Vatandaşa hizmet etmek için var olması gerekenler vatandaşı tehdit eder olmuş, artık nasıl bi yasa değişikliği olduysa… O yüzden savcılığa dilekçe yazdım ama dediğim gibi cevap düzgün ve doğru şekilde verilmedi” dedim.
Bu Kadar Sinire Gerek Yok
Hakimin asık olan suratı daha da asıldı, dişlerini sıktı, gözlerini kıstı ve birkaç saniye sonra:
Hakim : “Madem kanunları biliyorsun, neden suç işleyip cezaevine düştün o zaman?” diye ukalaca ve alay edercesine sordu.
İçimden “Haydaaaa! Al sana sidik yarışı!…” düşünceleriyle:
Ben : “Muhtemelen dosyada neden cezaevine tıkıldığımla ilgili not vardır! Yani ben suçtan dolayı değil, suç işlemediğim ve işlenmesine engel olduğum… Neyse, bu buranın konusu değil. Ben şikayetçiyim ve bunun için buradayım” deyip kestim.
Hakim : “Yasaları iyi biliyorsun anlaşılan!”
Ben : “Hakkımı iyi bilirim!”
Hakim : “Zaman değişti!” dedi hakim pis pis sırıtarak ve katibe: “Yaz! Cezaevi disiplin kurulunun verdiği kararın kaldırılarak şikayetçinin talebinin kabulüne, savcılığa yazdığı dilekçe ile ilgili hakkında ilgili CBS’ye suç duyurusunda bulunulmasına, ACM’ye 7 gün içinde itiraz hakkı olduğuna….”
Ben : “Cezaevi idaresi ve kurul üyeleri hakkındaki şikayetim ne olacak?” diye sordum.
Hakim : “Öyle bir talebin yok ki” diyerek sırıttı ve jandarmalara: “Kelepçeleyip götürün şunu. Kararı cezaevine göndereceğiz biz” dedi.
Jandarmalar ellerimi kelepçeledi. Nezarethaneye doğru yürümeye başladı. Nasıl bir hale büründüm ve etrafıma nasıl bakışlar fırlattım bilmiyorum ama merdivenlerden inerken yanıma yaklaşan uzman jandarma:
Asker : “Geçmiş olsun. Adalet kalmamış bu dünyada’’ dedi.
Ben : “Onu biliyorum ama ben korku, kin, haset, … yüzünden adaleti engelleyen veya sessiz kalanları da görüyorum” dedim. Kaç haslet saydım bilmiyorum. Fazla saymadığımı düşünüyorum çünkü hem yeterince kızgın ve üzgündüm, hem de jandarmaları da germenin, ekstra üzmenin anlamı yok diye düşündüm.
Asker : “Eğer ‘Şikayetçiyim ve ben bunu da söyledim’ diyerek bizi şahit gösterseydin biz ne yapardık bilemiyorum” dedi.
Ben : “Rahat ol asker! Günah çıkarmana gerek yok. Hem benim inancımda böyle bir şey de yok. Benim senden bir beklentim olmadı. Bir yıldan fazla süredir içerdeyim. Buna sıra gelene kadar…”
Asker : “Sen yine de kusura kalma” dedi başı yerde…!?
Ümitsizliğe Yer Yok!
Anadolu insanının saflığı ile bunları söyledi. Ama bence doğruyu yapamadıktan sonra bu lafların hiçbir anlamı yok, hatta ileriye dönük ümitsizlik pompalayan bir durum ve hal olarak görüyorum. Hiçbir şey demedim. Hücrenin kapısını açtılar, içeri girdim ve ellerimi uzatacaktım ki bir astsubay: “Mahkumları araçlara doldurun!” emrini verdi.
Böylece cezaevine götürüldük. Sonra koğuştaki arkadaşlara yaşadıklarımı, öğrendiklerimi ve gördüklerimi “İzahı olmayanın mizahı olur” felsefesince gülerek anlattım. Nasılsa elbet bir gün “Elemi gider, lezzeti kalır” ve biz zaten manevi bir rahatlık ve huzur içinde olduğumuzdan elemi bir köşeye koyup lezzeti ile feyizlenmeyi ve neşelenmeyi da bile Allah’ın lütfu ve keremiyle başarabiliyoruz.
Umarım sizi de bir nebze olsun güldürebilmiş ve neşelendirebilmişimdir!
